Söz ve yazı | Unbiased Türkçe

Jacques Derrida’ya göre Batı felsefesi tarihi, yazıya karşı sözün yüceltildiği ve esas alındığı bir sözmerkezciliğin, metafiziğin tarihidir.

Meta-fizik, anlamla fiziğin mesafelendirilmesi ve bilincin fiziğe amir hale gelmesidir. Bu mesafelenme ise araladığı açıklıkta ikamet eden -yurtlanan- insanın zuhuruyla birlikte gerçekleşir.

Yani insan fizikle arasında bir mesafe açarak, fiziği öteleyerek oluşturduğu bir alanda, kendiliğine ait bir aradalıkta zuhur eder.

O anlamda metafizik bizzat insana ait olan, düşünsel ve anlamsal bir yurtlanmanın imkânı ve mekânıdır. Varlık veya fizik hakkındaki her konuşma ise, ister istemez bir meta-fizik’tir.

Metafizik olmayan tek konuşma biçimi doğrudan hakikatin dilidir. Ne var ki (aşkın olan) hakikatin dili de dünyamıza, yine bu dünyaya ait bir dille sirayet eder; yani insana ait bir dille ve mümkün olduğunca bir anlama kavuşur. 

Derrida’ya göre Batı felsefesi, söz merkezli bir felsefedir.

Söz, yazının yetimliğine karşı canlı ve onu savunacak, açıklayacak, ona sahip çıkacak babası olan bir şeydir. Yazıda köken silinmiş ve bu yüz geri çekilmiştir. Okumada bu yüzle karşı karşıya gelmeyiz. Okuma bir anlamda anlamı, hakikati de inşa etmedir… 1

Oysa “söz” de, temelde bir “yazı”nın “okuma”sıdır. Bu okuma zihinsel bir öncelikten neşet eder. Yani her ifade, aslında yazıya adanmış ya da yazılmakta olanın bir okumasıdır.

Zihinsel ekran sözlerimizi ağzımızdan çıkmadan önce yazıya döker ve biz de oraya “bakarak” ve belki birkaç düzeltme ya da hata yaparak konuşuruz.

Öyle ki konuşurken, adeta belli bir yazıdan (zihinsel yazıdan) okur gibi konuşuruz. 

Hatta Kuran’da geçen “kitap” ya da “yazı” (veya levhi mahfuz) kavramları da, somut anlamdaki bir kitaptan çok, bir yazılma, bir olagelme olarak, bizzat yaratılma olayının da bir tür yazılma biçiminde oluşunu ortaya koyar.

Zira kelam da, tıpkı nesneler gibi yaratılan bir şeydir ve her ikisi de ayet olarak tanımlanır.

Ayet ise Kuran’da mucize anlamına da gelir ve inkârcıların mucize taleplerine karşı gerek kelama/vahye gerekse tabiata/varlığa işaret edilerek bunlara dikkat çekilir. 

Yaz(ıl)manın tezahürü, “kader”sel anlamda bir belirlenmişlikten çok, bir olagelmenin veya birlikte oluşun karmaşık bütünlüğü içerisindeki zuhurdur.

Bu ise cebrî bir nedensellik biçiminde değil de Deleuze’vari bir deyişle bir dallanma, saçaklanma veya eklemlenmenin ihtimallere bağlı çoğulluğu içerisinde gerçekleşir.

Bu “birlikte oluş”a dahil olan insan ise, elbette büsbütün “etkisiz bir eleman” ya da edilgen bir öğe olmayıp, bu “yazılma” süreci içerisinde yer almakta olan bir faildir.

Buradaki failliğin sınırları ya da etkileri, belli bir formülasyona gelecek denli nedensel olmayıp, “kadersel”dir.

Yani her olayın kendi tekilliğinin bağlamı içerisinde cereyan eden bir zuhur; yoksa bir önbelirlenmenin ya da “ezelî” bir yazılmışlığın icbarı değil. 

Okuduğumuz ilkyazı ise yüzdür, annenin, doğuranın/yaratanın yüzü; sesin/sözün arkasındaki işaretlerle dolu olan yüz. Ki sözler ancak bu yüze ait ve bu yüzden sadır olduğunca bir anlama sahiptir.

Bu yüzün aşkınlığı, sözün anlamını da belirleyendir. Sözleri/sesi henüz tam olarak anlayamadığımız o vakitte okunan yüz ki sözler daha sonra, bu yüzü okumamızda yardımcı olur bize ve yüz bir anlama kavuşur. 

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Associated Nodes discipline)

Emmanuel Levinas ise yüzü, başkasının yüzünü etiğin ilkesi hâline getirir. Ona göre insan çıplak bir varlıktır ve bedenin asıl çıplak olan yeri ise yüz’dür.

Ama yüz, bir anlamda ikonografik bir yüzeydir ve çıplaklığı kadar örtülüdür de. Yani orada insanı okuduğumuz, okuyabildiğimiz gibi, yine oraya bakarak aldanabilir, yanlış okumalar da yapabiliriz.

Çünkü yüz insanın etkinlik alanıdır ve bu anlamda da tinsel, gizemli ve büyülü, tefsire muhtaç bir alandır; kendini açığa vurduğu kadar kapatan veya aldatan işaretlerle örtülü ya da süslü bir alan.

Orada sevgiyi ya da nefreti okuyabildiğimiz gibi, maskelenmiş bir yüzün dışarıya verdiği yanlış/farklı bir anlam ile aldanabiliriz de.

Hakikat ise ona dair bir arzulayış içerisinde olduğumuzca bizi kendi minvaline doğrulttuğundan, her daim geleceğe aittir; bizim araştırmakla ve yolunda yürümekle yükümlü olduğumuz bir geleceğe.

Gelecek bu anlamda zamanın yüzüdür; oraya bakar ve orada işaretler arar; bir çağrıyı, eğilimi, gelmekte olanı duymaya çalışırız.

Bu seyir (bakış/nazariyat/teoria) esnasında, hakikatle, kendi cehd ve anlama düzeyimize uygun bir işaretle karşılaşabilir, ona dair farklı anlama biçimleri veya yorumlar oluşturabiliriz.

Çünkü anlamanın koşulları, kendimizi içerisinde bulduğumuz mevcut toplumsal ve dünyasal gerçeklikler içerisinde oluşur.

Kendi cehdimiz ve anlamaya olan açıklık ve vukufiyetimizle, Hakikate görece olarak daha yakın ya da uzak olabiliriz.

Ama hak olamayız veya bu, aşırı bir iddia olarak sakınmamız gereken bir tahakküm edası taşıyabilir.

Mevcut toplumsallıktaki anlama katlarını araştırmak, bir açıdan bizi arkeolojik bir yordamla geçmişe dönmeye ve geçmişe ait ipuçlarından hareket etmeye icbar etse de, anlamanın asıl yönü, geleceğe dönüktür.

Aksi halde salt geçmişe dönük okumalar ve hakikati geçmişte ve kadimlere ait yitirilmiş bir kutsal hazine olarak görmek, bizi de geçmişe gömecek bir saplantı ve anlayışsızlık içerisine sokabilir.

Çünkü hakikat gelecektedir ve yüzünü tam anlamıyla geçmişe dönmek, Hakikatle olan dirimsel bağlardan ve ona doğru olan yürüyüşümüzden bizi koparacak ve uzaklaştıracaktır.

Öyle ki bize göre geçmişte kalan işaretler ya da tezahürler bile ancak geleceğe doğrulmuşluğu içerisinde sahici bir anlama kavuşabilir.

Çünkü ölü-metinler haline gelmedikleri ve bir Hakikat pırıltısı taşıdıkları ölçüde onlar zaten gelecektedir; yani bizim yürüyüş minvalimizin ufkunda.

Putlaştırmak bu okumaların belli klişelerde dondurulması kadar, bir anlamda da geriye dönük okumaların bir hiyeroglif/ikona olarak kutsal ibarelere/suretlere dönüştürülmesidir.

Oysa “yöntembilimsel ihtiyatın’, ‘nesnellik ilkesinin’, ve ‘bilginin korkuluk demirlerinin’ oraya kendisinden bir şey eklemekten alıkoyacağı kişi, okuyamayacaktır bile.” 2

Temsilin anlamın önüne geçtiği bu kerte, anlamdan/kavramdan kopan bir temsilin kendi biçimselliği ve yeterliliği adına bir kutsal yazı(t) hâline gelmesidir.

Bu, belki de ihtiyaçlarımız/muhtaçlığımız tarafından şekillendirilmiş bir remzin/ikonanın gerçekliği tam olarak örtmesidir. 

O zaman ise hakikat buraya aitleştirilir; buradalaştırılır ya da tarihselleştirilir ve dolayısıyla da bir olguya aitleştirildiğinden, hakikat olma vasfını yitirerek mütehakkimleşir.

Hakikatin gerçekliğe teslim edildiği bu durum, hakikati dünyamıza ait kutsal bir figür hâline getirir.

Bu her daim şeklî bir suret olmayabilir; töresel ya da akılsal bir anlama hâli de, şayet hakikate doğru olan yolculuğumuzu ve arayışımızı durdurmaktaysa, bir put ya da fetiştir.

Ki bu, aşk ile bağlandığımız bir ideally suited ve bizi yolumuzdan eyleyen bir aldanış da olabilir. Putlar ise çoğu kez aşılamayan sınırlar ve terk edilemeyen durak (uğrak)’lardır.

Okumanın kutsal kılınarak tabulaştırılması, yorumu ya da yazılması, aslın unutulmasına da yol açabilir. Anlamanın güncelliği ise sorunludur daima.

Araya giren tarihsel ek(leme)ler, bir açıklama/yorum kadar bir yeniden yaz(ıl)ma anlamına da gelebilir.

Yeniden yazılmamalı ya da yorumlanmamalı mıdır?Seslenmenin sustuğu yer midir anlamanın kutsal alanı?

Yoksa şimdiye gelişin farkı, tekrardaki o yalınkatlığı aşan bir yolda oluş tarafından yeniden duymaya mı tekabül etmektedir; bu anlamdaki bir ikrara mı?

Ya da metne mi gömülmektir sahici anlamanın yegâne şartı; gömülmek ve onun dışına kulaklarını tıkamak?

Metne gömülmek ne kadar mümkün ya da masumdur ki geleceğin çağrısının önünü kesmekte ve hatta bizi duraksatmakta ya da yoldan çıkarmaktadır. 

İki tür yorumcu vardır: hahamlar ve şairler. Hahamlar hakikati metnin lafzi okumasında ararken, şairler metnin güncel dirimini ararlar: Geride kalanı ve ölü-metni değil, yaşayanı, diri olan anlamı.

İbn Arabi ise “hem bir şairdir hem de haham.” 3

Derrida için anlamın kaynağı metin iken, Arabi açısından anlam, olagelmekte olan bir şeydir; indirilmiş/yazılmış olan değil. Asıl anlam ise aklımızca değil, tahayyülümüzce kavranır.

Şair threat alır belki ve kovulur bu yüzden siteden; haham ise o katı güvenlikçi endişesiyle durmadan duvarlar örer metnin ve şehrin etrafında.

Şehir ve metin bu anlamda birbirini taklit etmezler mi? Biri mekânı yaşamsallaştırırken, öteki de biçimlendirir sessizliği/boşluğu.

Ama her biçimleniş bir ölümdür ya da Tanrı’nın ölü sureti. Tanrı ise diridir, yaratıcıdır ve kelîm (konuşan)’dir.

Ama kelam yazıldığında ve bu biçimselliği ile katılaştırıldığında hakikat (diri oluş), anlamı salt oraya, biçimin tarihselliğine ait kılar sonsuza değin.

Oysa hakikatin aslî vasfı, bir “ora”ya ait olmamaktır. Çıldırtıcı bir sessizliktir çünkü bu katılığa gömülmek – ya da yazılmak; tıpkı bir put/fetiş ya da ikona gibi.

Tanrının ve Devrim’in başına aynı şey geldi. İkonakırıcıların tuzağı da, Tanrı hakikatinin ışıldaması için bütün görünümleri tasfiye etmekti. Çünkü Tanrı hakikati diye bir şey yoktu ve belki de gizliden gizliye bunun farkındaydılar; bu yüzden de onların başarısızlığı imge hayranlarının sezgileriyle aynı kaynaktan besleniyordu: İnsan yalnızca sahte hakikat düşüncesiyle yaşayabilir… Görünümleri (imgelerin baştan çıkarıcılığını) tasfiye etmeyi istememek gerekir. Böylesi bir girişim başarısızlığa uğramalıdır ki hakikatin yokluğu belli olmasın… 4 

Hakikatle yüz yüze gelmeye kim tahammül edebilir ki? Belki de o yüzden taklitler oluşturulmakta.

Hakikati temsil ya da tecessüm iddiasının aşırılığı ise simülakra düzeninin sahteliğine dayanır.

Hakikatin tecessüm ettirilemeyeceğine karşı Hakikatin temsili çabası, ortaya bir yanılsamayı, yani simülakrın temsilden ziyade bir boşluğu örttüğü gerçeğini çıkaracaktır.

Tüm (dinsel ya da siyasal) iktidarlar, Hakikatin temsil edilemezliği gerçekliğinin üstünü örten bir hakikat ikonasının ya da simülakra düzeni’nin üzerinde durmaktadır.

Ve belki de hakikat, biz onu uzaklarda ya da imgelerde ararken, kâinata ait olagelmekte olanın yüzünde, yüreğimizdeki alevlerde, bir muhtacın veya mazlumun gözlerinde, farkına varamadığımız bir biçimde ışıldayıp durmakta.

***

Derrida’nın kökleri Platon’a kadar giden “söz ve yazı” ile ilgili iz sürmelerinin ipuçları, belki de Louıs Lavelle’in Söz ve Yazı‘sında.

Çoğu kez dudaklarımızdan öylesine dökülen söz/kelam, esasında insanı Tanrı’ya yakınlaştıran bir edim.

Orada da bir yaratım vardır tıpkı kendimizi içerisinde bulduğumuz tanrısal yaratıcılığın çevremizdeki işaretleri gibi.

Söz de bir vahye benzer olmalıdır: İlahî olan, esrarengiz bir kaynak gibi, gelip insanın dudaklarına üşüşür. En basit varlık ağzını açtığında, yine müjdeyi işitecekmişiz gibi tamamen dikkat, tamamen beklenti kesiliriz. 5

Yunus da öyle demez mi:

Kişi bile söz demini demeye sözün kemini
Bu cihân cehennemini sekiz uçmağ ede bir söz.

Sözünün efendisi olan, onu iyi demlenmeden, yani düşünüp taşınmadan sürmemelidir piyasaya.

Çünkü dolaşıma girdiğinde artık dimension ait olmaktan çıkar.

Bundan önce düşünce saklı bir varlıktı; tıpkı kelamıyla kendini gösteren Tanrı gibi. Tanrı etkide bulunduğu her yerde mevcuttur… Kelamının yaşayan her can için evrene bir anlam vermesini hiç istememiş olsaydı uçsuz bucaksız evreni yaratmazdı. 6

Söz daha edimsel ve pratiğe yakınken, yazı daha düşünsel ve kalıcıdır.

Zira iki türlü insan vardır, birileri ancak hemcinsleri aracılığıyla zihinle ilişkiye girerken, diğerleri inzivadayken bunu yapar; peygamberler soyu ile keşişler soyu. 7

Bu nedenle değil mi ki Allah münzeviliğe özenen Muhammed (as)’i oku/düşün seslenişiyle şehre, topluma, insanların arasına çağırır. Ve orada söz, giderek yazıya dönüşür.

Ama yazı, yani işaretler de giderek ikonalara dönüşebilir ve o zamandır ki bu biçimselleşmeye başka bir biçimselliğin tepkisi doğar: ikona kırıcıların.

Oysa doğru tutum kırmak ya da yok etmek değil, yorumlamaktır. Evet, Derrida’nın deyişiyle sözün babası vardır ama yazı babasız, yani savunmasızdır.

Onu savunacak yani ihya edecek olanlar ise yorumcular ya da düşünürlerdir. 

Sevdiğimiz yazarlara çok şey yükleriz demekte Lavelle. Zira her yazar, kulağını Tanrı’ya açık tutar ve duyurur duyduklarını.

Okuyucu ise “onların bize taşıdığı vahyin asla tükenmediğini hisseder. Fakat bir kitabın özü tam da bu vahyi kesintiye mecbur kılmaktır; sonsuza dek onun peşinde gitmesi gereken bizizdir.” 8

Yazar ise kendinde biriktirdikleri bir yana, “gelmekte olana yavaş yavaş teslim olan”dır.

Gelmekte olan tam olarak bilinmediğinden asla yeterince iyi yazılamayacağını her yazar bilir. Fakat bütün güçlük gerçekten de esine kendini bırakmayı bilmektedir… 9

Esinle düşünce arasında bir ittifak olduğu ve ürünün zorunlu bir çabaya dayandığı ise herkesin malumudur.

Hakikate visal ise içsel bir samimiyet kadar, bir tür ruh sadeliğini, sakin bir cesareti ve mevcudiyetin farkında olunuşuna dair bir irfanı gerektirir. 

 

 

Kaynaklar:

1.  Jacques Derrida, Platon’un Eczanesi, Pinhan Y. (s. 27-30.)
2.  Age, s. 14.
3.  Ian Almod, İbn Arabi ve Derrida, Ayrıntı Y.  s. 103.
4.  Jean Baudrillard, Baştan Çıkarma Üzerine, Ayrıntı Y. s. 76; özetle.
5.  Louıs Lavelle, Söz ve Yazı, Fol Y. s. 71.
6.  Age, s. 70.
7.  Age, s. 116.
8.  Age, s. 143.
9.  Age, s. 150

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Unbiased Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*